Ey hakikati arayan kişi bu ağzı bağla. Yani çok yemekten ve çok konuşmaktan vazgeç. Çünkü bunlar hakikat âlemi için birer göz bağıdır. Fazla yemenin ve değersiz şeyler konuşmanın mânâ âlemini müşahede etmeye engel olduğunu gör."
Hazreti Mevlâna Celaleddin Rûmî (k.s)
25 Aralık 2011
AŞK
"Akıl ümitsizlik yolunu tutar mı hiç?
Aşk gerek ki o yana başını ayak etsin de... koşup gitsin,
Hiçbir şeye aldırmayan Aşktır, akıl değil...
Akıl, fayda elde edeceği şeyi arar,
Aşk yılmaz, yanar-yakılır, erir, utanma-sıkılma nedir, bilinmez..
Değirmen taşının altındaki buğday gibi
O da belalara düşer de gık bile demez
Öyle pek yüzlüdür ki ardına dönmez bile...
Gönlündeki fayda arama isteğini öldürmüştür O..
Varını-yoğunu ortaya döker, oynar, yutulur, kar aramaz..
Allah'tan aldığı gibi hepsini gene Allah'a verir.
Aşk mezhebinde her şey Aşk'a kurbandır.."
Aşk gerek ki o yana başını ayak etsin de... koşup gitsin,
Hiçbir şeye aldırmayan Aşktır, akıl değil...
Akıl, fayda elde edeceği şeyi arar,
Aşk yılmaz, yanar-yakılır, erir, utanma-sıkılma nedir, bilinmez..
Değirmen taşının altındaki buğday gibi
O da belalara düşer de gık bile demez
Öyle pek yüzlüdür ki ardına dönmez bile...
Gönlündeki fayda arama isteğini öldürmüştür O..
Varını-yoğunu ortaya döker, oynar, yutulur, kar aramaz..
Allah'tan aldığı gibi hepsini gene Allah'a verir.
Aşk mezhebinde her şey Aşk'a kurbandır.."
İşin temeli kalbdir!!!
Allahü teâlâ, kendinden başka şeylerden yüz çevirip, kendisine dönmek nasîb eylesin!
İşin temeli kalbdir. Kalb, Allahü teâlâdan başkasına tutulmuş ise, yıkılmış demekdir. Bir işe yaramaz. Niyyet doğru olmadıkça, hayrlı işlerin, yardımların ve âdete uyarak yapılan ibâdetlerin, yalnız hiç fâidesi olmaz.
Kalbin selâmet bulması da ve Allahü teâlâdan başka hiçbir şeye düşkün olmaması da lâzımdır. Ya'nî her yapılan şey, O emr etdiği, O beğendiği için yapılmalı. Onun râzı olmadığı her şeyden kaçınmalıdır. Herşey Onun için olmalıdır. Hem, kalbin selâmeti, hem de bedenin sâlih işler yapması, birlikde lâzımdır. Beden sâlih ameller yapmaksızın, kalbim selâmetdedir, Kalbim temizdir, sen kalbe bak demek bâtıldır, boşdur. Kendini aldatmakdır. Bu dünyâda, bedensiz rûh olmadığı gibi, beden ibâdet yapmadan ve günâhlardan kaçınmadan, kalb, temiz olmaz…
KIZGINLIK ANIMIZDA BİLE EDEBİMİZİ MUHAFAZA EDELİM
Allah Rasulü’ne (s.a.v) gönülden bir bağ ile bağlı olan Hz. Aişe validemizin tavırları evliliğinde edep sınırlarını korumak isteyenlere en güzel örnektir. Bir gün Allah Rasulü (s.a.v) Hz. Aişe’ye (r.a) gelerek “Ey Aişe ben senin bana kızgın olup olmadığını anlıyorum” demiştir. Ve bunu nasıl anladığını soran Aişe validemize; “Benden hoşnut olduğunda ‘Muhammed’in Rabbine yemin ederim’ diyorsun. Bana kızdığında ise ‘İbrahim’in Rabbine yemin ederim’ diyorsun” şeklinde cevap vermiştir. Buna karşılık Aişe validemiz ise “Doğru söylüyorsun. Fakat ben adını dilimle anmasam bile kalbimle anarım” karşılığını vermiştir. Bu hadise tüm mümin çiftlere örnek olacak nitelikte güzel bir edebi barındırmaktadır. Aişe validemiz bazı durumlarda insanlığının gereği öfkesine hakim olamasa dahi bunu asla kırıcı bir üslupla dile getirmemiş, hiçbir zaman kötü sözler sarf etmemiş yahut sesini yükselterek kimseyi incitmemiştir.
Eşler arasında da edep konusu böyle hassas bir dengede olmalı, kişi hem sözünü hem fiilini önce gönül süzgecinden geçirmeli, hassas bir terazi ile davranışlarını tartıp öyle harekete geçmelidir. Çünkü yolumuz edep yoludur. İlerlemek isteyen, rıza-i ilahiye ulaşmak isteyen her mümin öncelikle edep sınavını vermelidir. Belirttiğimiz gibi bu sınavda da ilk olarak aile yaşantısında geçer not almalıdır. Daha sonra da edep timsali kimseler örnek alınmalı, onların yaşantısı gibi bir hayat yaşamaya çalışılmalıdır. Çünkü kurtuluş ancak edebimizi muhafaza etmek ve edep abidesi mükemmel insanların elinden tutup onların edebi ile edeplenmekle olur.
M. Saki EROL
Dünya'da her istediğimiz niçin olmaz?
Cevap kolay: Kul olduğumuz için olmaz.
Her istediği olan, sadece yüce Allah’tır. O, bu sıfat ve yetkide tektir, ortağı yoktur. Kul kulluğunu bilsin, haceti için Rabb’ine yönelsin, verilmeyince sabredip rıza göstersin diye her istediği verilmez.
Bir de dünya ile cennetin farkı bilinsin diye kula burada her istediği verilmez. Cennette ise kulun bütün istedikleri verilir. Bu yüce Allah’ın cennete giren kullarına bir vaadi ve müjdesidir. O ‘nun vaadi hak, gerçekleşmesi muhakkaktır.
Kul dünyada bir şeyin olmasını ister; Yüce Allah’ın da o konuda bir istediği vardır. Kulun istediği şey Allah’ın istediğine uyarsa yaratılır; uymazsa yüce Allah’ın istediği olur.
Bu durumda kul iki şeyden birini yapar; ya yüce Rabb’inin verdiğine razı olur rahat eder, ya da itiraz ile her anı sıkıntı içinde geçer. İtirazına tövbe etmezse sıkıntı ve azabı ahirette de devam eder.
Dünyada mutluluk nefsimizin her istediğini elde etmek ve onun keyfince yaşamak değildir. Mutluluk elindekine sevinebilmek ve onunla yetinebilmektir. Bu da yüce Yaratıcı’nın takdir ve taksimine razı olmakla olur.
Kul elinden geleni yaptıktan sonra yüce Mevla’sına güvenmelidir. O’nun her hükmünün bir hayır taşıdığını bilmelidir. Verdiğine şükür, vermediğine sabretmelidir. İnsan yapmadığı hayırlar için nefsine kızabilir; fakat niye istediklerimi yaratmıyor ve vermiyor diye yüce Yaratıcı’sına kızma, sitem ve serzeniş hakkı yoktur.
Mümin günahları dışında başına gelen her şeyi hoş görmekle rahat eder. Vermeyince Mevla, ne yapsın Mecnun ile Leyla.
Rabbinin hükmüne razı olan rahat eder.
Kadere teslim olan kederden kurtulur.
Elindekine kanaat edenin geçimi kolay ve huzuru çok olur.
Cenab-ı Hakkı tanıyan mü’min kimseye haset etmez
Haset eden mesut olmaz.
S. MUHAMMED SAKİ EROL
18 Aralık 2011
Huzurumuz Yerinde mi?
Bu yolda asıl olan gaye nedir?
Oltadaki balığı yakalayınca ne olur?
Asıl iş ondan sonra başlar!
Nasıl mı?
Bakınız, asıl öğrenme balığı yakaladıktan sonra başlar. Bir insan, tasavvuf yoluna girmeden evvel, pek çok günahın farkına varmaz. Çeşit çeşit hastalıkların içerisinde bulunuyor olabilir. Her insanın kendine göre bir hastalığı vardır; kimileri âlimdir, hastalığı ona göredir. Kimileri de cahildir, hastalığı da ona göredir. Çok ibadet yapanın kendine göre hastalığı vardır.
İnsanoğlu hastalıktan kurtulmayınca tasavvuftan fayda göremez. İşte sâdât-ı kirâm efendilerimiz, insanın şikâyetlerini tedavi etmek için rehberlik yapıyor.
Camide en ön safta namaz kılanlar, hizmetlerde en önde koşanlar vardır; daha ben ne yapacağım derler. Beş vakit namazımı kılıyorum, hizmetimi de yapıyorum, daha ne yapayım, derler. Kendi yaptıklarını yeterli görürler. Oysa bu bir nevi manevi hastalıktır. İnsanın teslimiyetini zedeler. Kendi yaptığı ibadeti kendisi yeterli kabul eder. Hepsi kabul oldu zanneder.
İbadetlerin kabul olabilmesi için şartlar vardır. Oysa takva sahiplerinin, kâmil müminlerin özelliği olan muhabbete ulaşmak için dokuz merhale vardır: Bunlar sırasıyla, tövbe, sabır, şükür, recâ, havf, zühd, tevekkül, rıza ve muhabbettir.
Onun için sâdâtı- kirâm efendilerimiz tövbe etmenin üzerinde ısrarla dururlar. Çünkü tövbe sağlam olmadan sabırlı bir kul olmayı öğrenemıyoruz. Şükretmeyi idrakedemiyoruz. Allah’tan ümit etmeyi (recâ bahsini) kavrayamıyoruz. Allah’tan korkmayı bilemıyoruz. Zühd hayatını yaşayamıyoruz. Allah’a tevekkül nedir, düşünemıyoruz. Allah’tan razı olmayı, Rabbimizin bizden razı olmasını bilemiyoruz.
Büyüklerden Mevlânâ Câmi hazretleri, yeni tövbe ettiği zaman başından geçen hadiseyi anlatırken,
- Bu yola ilk girdığımde nur belirtileri görmeye başladım, diyor. Bunlara iltifat etmeyip bu nurun devamlı olmasını temin etmeye çalıştım. Mürşidim bana, bunlara iltifat etme, aldırİş etme, bunları bir şey sanma, dedi. Böyle demeseydi ben onu bir şey zannedecektim. Kendimi yetişmiş kabul edecektim, kendimi evliya zannedecektim, diyor.
Bir mürid, nefsinden kurtulmadıkça keşif veya keramet sahibi olsun, kendisinin elinden yüzünden nur aksın, hiçbir faydası yoktur. Bazı kimselerden işitiyoruz; ona bazı şeyler oluyormuş, insanlar kendisine veli diyorlarmİş, oysa o kişinin ağzından, dilinden çıkan kötü sözler oluyormuş! İnsan nefsini tanımadıkça, bu yolda teslim olmuş sayılmaz. İnsanoğlu, nefsin oyunlarını tanımadıkça da bu işlerden kurtulamaz.
Dervişlik her an Allah Teâlâ ile beraber olmaktır. Allah her an bizimle beraberdir. Ancak biz her an O’nunla beraber oluyormuyuz? O her zaman bizi görüyor, işitiyor, bizi kontrol ediyor. Kalbimize durmadan nazar ediyor. Fakat biz O’ndan gafiliz! O’nu hiç hatırımıza getirmıyoruz. Oysa devamlı Rabbimiz’in kontrolü altındayız. O’nu sadece bilgi olarak biliyoruz, fakat o hali hiç yaşamıyoruz. Neden yaşamıyoruz?
İşte bu bir nevi hastalıktır. İnsan bu yola girince bu hastalığı öğrenmeye başlıyor. Olta ile tuttuğu balığı eline alınca daha iyi tanıyor. Balığı pişirmeden önce bunu öğreniyor. Sâdât-ı kirâm efendilerimiz, bakan gözlerimizin daha iyi görmesini sağlıyorlar. Bunun için idrakimizi genişletiyorlar. Bizi Allah’ın huzurunda olmaya hazırlıyorlar. Biz Rabbü’lâlemin’in huzurunda olduğumuzu bilelim, istiyorlar. Çünkü insan, her zaman Allah’ın huzurunda olduğunu bilince olgunlaşmaya başıyor.
Nasıl ki insan, bir yerde ayıp bir şey yapacağı zaman tanıdığı birini görünce utanır, işte aynen bunun gibi… Önce haram işlemeye utanıyor, çekinmeye başlıyor. Allah’ın devamlı yanında olduğunu bilen bir kimse küçük hatalarını bile büyük görüyor ve günahlardan uzaklaşmaya gayret ediyor. İşte bu yola girmekten asıl maksat, Allah’la her an beraber olduğunu idrak etmektir.
Dünyada iken bile Allah’ın huzurunda olduğunu bilerek yaşayan kimseyi, dünya düşünceleri olumsuz olarak etkilemez. Onun morali bozulmaz. Problemi olmaz. Allah Teâlâ onun her işini halleder.
Ah ne olurdu, Allah dostlarının yaşadıklarını bir bilseydik? Hepimiz onların işine sarılır, ilgilenirdik. Bir şey yapmak için gecemizi gündüzümüze katardık.
Hz. Mevlânâ şöyle buyurmuş:
- Huzur ve afiyet, ayağını bir beze sarıp köşeye çekilmek değildir.
Hani insanın; biraz maaşı, biraz geliri varsa, geçimini temin ediyorsa halim keyfim huzurum yerinde der. Acaba onun huzuru yerinde mı? Asıl huzur kendinden kurtulmak, Allah ile her an beraber olduğunu anlamak ve teslim olmaktır.
Oltadaki balığı yakalayınca ne olur?
Asıl iş ondan sonra başlar!
Nasıl mı?
Bakınız, asıl öğrenme balığı yakaladıktan sonra başlar. Bir insan, tasavvuf yoluna girmeden evvel, pek çok günahın farkına varmaz. Çeşit çeşit hastalıkların içerisinde bulunuyor olabilir. Her insanın kendine göre bir hastalığı vardır; kimileri âlimdir, hastalığı ona göredir. Kimileri de cahildir, hastalığı da ona göredir. Çok ibadet yapanın kendine göre hastalığı vardır.
İnsanoğlu hastalıktan kurtulmayınca tasavvuftan fayda göremez. İşte sâdât-ı kirâm efendilerimiz, insanın şikâyetlerini tedavi etmek için rehberlik yapıyor.
Camide en ön safta namaz kılanlar, hizmetlerde en önde koşanlar vardır; daha ben ne yapacağım derler. Beş vakit namazımı kılıyorum, hizmetimi de yapıyorum, daha ne yapayım, derler. Kendi yaptıklarını yeterli görürler. Oysa bu bir nevi manevi hastalıktır. İnsanın teslimiyetini zedeler. Kendi yaptığı ibadeti kendisi yeterli kabul eder. Hepsi kabul oldu zanneder.
İbadetlerin kabul olabilmesi için şartlar vardır. Oysa takva sahiplerinin, kâmil müminlerin özelliği olan muhabbete ulaşmak için dokuz merhale vardır: Bunlar sırasıyla, tövbe, sabır, şükür, recâ, havf, zühd, tevekkül, rıza ve muhabbettir.
Onun için sâdâtı- kirâm efendilerimiz tövbe etmenin üzerinde ısrarla dururlar. Çünkü tövbe sağlam olmadan sabırlı bir kul olmayı öğrenemıyoruz. Şükretmeyi idrakedemiyoruz. Allah’tan ümit etmeyi (recâ bahsini) kavrayamıyoruz. Allah’tan korkmayı bilemıyoruz. Zühd hayatını yaşayamıyoruz. Allah’a tevekkül nedir, düşünemıyoruz. Allah’tan razı olmayı, Rabbimizin bizden razı olmasını bilemiyoruz.
Büyüklerden Mevlânâ Câmi hazretleri, yeni tövbe ettiği zaman başından geçen hadiseyi anlatırken,
- Bu yola ilk girdığımde nur belirtileri görmeye başladım, diyor. Bunlara iltifat etmeyip bu nurun devamlı olmasını temin etmeye çalıştım. Mürşidim bana, bunlara iltifat etme, aldırİş etme, bunları bir şey sanma, dedi. Böyle demeseydi ben onu bir şey zannedecektim. Kendimi yetişmiş kabul edecektim, kendimi evliya zannedecektim, diyor.
Bir mürid, nefsinden kurtulmadıkça keşif veya keramet sahibi olsun, kendisinin elinden yüzünden nur aksın, hiçbir faydası yoktur. Bazı kimselerden işitiyoruz; ona bazı şeyler oluyormuş, insanlar kendisine veli diyorlarmİş, oysa o kişinin ağzından, dilinden çıkan kötü sözler oluyormuş! İnsan nefsini tanımadıkça, bu yolda teslim olmuş sayılmaz. İnsanoğlu, nefsin oyunlarını tanımadıkça da bu işlerden kurtulamaz.
Dervişlik her an Allah Teâlâ ile beraber olmaktır. Allah her an bizimle beraberdir. Ancak biz her an O’nunla beraber oluyormuyuz? O her zaman bizi görüyor, işitiyor, bizi kontrol ediyor. Kalbimize durmadan nazar ediyor. Fakat biz O’ndan gafiliz! O’nu hiç hatırımıza getirmıyoruz. Oysa devamlı Rabbimiz’in kontrolü altındayız. O’nu sadece bilgi olarak biliyoruz, fakat o hali hiç yaşamıyoruz. Neden yaşamıyoruz?
İşte bu bir nevi hastalıktır. İnsan bu yola girince bu hastalığı öğrenmeye başlıyor. Olta ile tuttuğu balığı eline alınca daha iyi tanıyor. Balığı pişirmeden önce bunu öğreniyor. Sâdât-ı kirâm efendilerimiz, bakan gözlerimizin daha iyi görmesini sağlıyorlar. Bunun için idrakimizi genişletiyorlar. Bizi Allah’ın huzurunda olmaya hazırlıyorlar. Biz Rabbü’lâlemin’in huzurunda olduğumuzu bilelim, istiyorlar. Çünkü insan, her zaman Allah’ın huzurunda olduğunu bilince olgunlaşmaya başıyor.
Nasıl ki insan, bir yerde ayıp bir şey yapacağı zaman tanıdığı birini görünce utanır, işte aynen bunun gibi… Önce haram işlemeye utanıyor, çekinmeye başlıyor. Allah’ın devamlı yanında olduğunu bilen bir kimse küçük hatalarını bile büyük görüyor ve günahlardan uzaklaşmaya gayret ediyor. İşte bu yola girmekten asıl maksat, Allah’la her an beraber olduğunu idrak etmektir.
Dünyada iken bile Allah’ın huzurunda olduğunu bilerek yaşayan kimseyi, dünya düşünceleri olumsuz olarak etkilemez. Onun morali bozulmaz. Problemi olmaz. Allah Teâlâ onun her işini halleder.
Ah ne olurdu, Allah dostlarının yaşadıklarını bir bilseydik? Hepimiz onların işine sarılır, ilgilenirdik. Bir şey yapmak için gecemizi gündüzümüze katardık.
Hz. Mevlânâ şöyle buyurmuş:
- Huzur ve afiyet, ayağını bir beze sarıp köşeye çekilmek değildir.
Hani insanın; biraz maaşı, biraz geliri varsa, geçimini temin ediyorsa halim keyfim huzurum yerinde der. Acaba onun huzuru yerinde mı? Asıl huzur kendinden kurtulmak, Allah ile her an beraber olduğunu anlamak ve teslim olmaktır.
Dr.Ahmet Çağıl
12 Aralık 2011
İbâdetlerden zevk duymak
İbâdetlerden zevk duymak ve bunların yapılması güç gelmemek, Allahü teâlânın en büyük ni'metlerindendir. Hele namâzın tadını duymak, Velayette nihâyete yetişmiyenlere nasîb olmaz. Hele farz namâzların tadını almak, ancak onlara mahsûsdur. Çünki, nihâyete yaklaşanlara, nâfile namâzların tadını tatdırırlar. Nihâyetde ise, yalnız farz namâzların tadı duyulur. Nâfile namâzlar, zevksiz olup, farzların kılınması büyük kâr, kazanc bilinir. Fârisî mısra' tercemesi:
Bu iş, büyük ni'metdir. Acabâ kime verirler?
[(Nâfile nemâz), farz ve vâcibden ziyâde, başka namâzlar demekdir. Beş vakit namâzın sünnetleri ve diğer vâcib olmayan namâzlar, hep nâfiledir. Müekked olan ve olmıyan, bütün sünnetler nâfiledir.
Namâzların hepsinde hâsıl olan lezzetden, nefse bir pay yoktur. İnsan bu tadı duyarken, nefsi inlemekde, feryâd etmekdedir. Yâ Rabbî! Bu, ne büyük bir rütbedir!
Bizim gibi, rûhları hasta olanların, bu sözleri duyması da, büyük bir ni'metdir ve hakîkî se'âdetdir. Fârisî mısra' tercemesi: Bâri kalbimize bir tesellî olsun.
İyi biliniz ki, dünyâda namâzın rütbesi, derecesi, âhıretde, Allahü teâlâyı görmenin yüksekliği gibidir. Dünyâda insanın Allahü teâlâya en yakın bulunduğu zamân, namâz kıldığı zamândır. Âhıretde en yakın olduğu da (Rü'yet), ya'nî Allahü teâlâyı gördüğü zemândır. Dünyâdaki bütün ibâdetler, insanı namâz kılabilecek bir hâle getirmek içindir. Asl maksad, namâz kılmakdır. Se'âdet-i ebediyyeye ve sonsuz ni'metlere kavuşmanızı dilerim.
KURBİYET!!!
Kalbin temizlenmesi, ancak dünya şehvetlerinden kaçınmakla mümkün olur. Zikre yakın olmak ise, ancak çok zikir yapmakla mümkün olur. Allah sevgisi ise, ancak marifetle elde edilir. Allah'ın marifeti ise daima zikir yapılmadıkça bilinemez.
Ölüm, dünyaya bağlı olanların zannettiği gibi yokluk değildir. Ölüm, sevgilinin huzuruna varman için geçmek zorunda olduğun engelden kurtulmaktır.
Allah yolunun yolcusuna gereken şey, hassalarını kontrol altına almaktır.
Mide ile fere, ateşe açılan kapılardan birer kapıdır. Çünkü onun aslı tatmin olup doy
maktır. Zillet ve inkisar ise cennetin kapılarından birer kapıdır. Çünkü onun aslı acımaktır. Cehennem kapılarından birini kilitleyen, cennet kapılarından birini açmış sayılır. Çünkü bu ikisi, birbirinin zıddıdır. Birisine yaklaşmak öbüründen uzaklaşmaktır.
Kişinin kendi nefsine hâkim olması saadetin tamamı; şehvetin ve nefsin kişiye hâkim olması ise
şekavetin tamamıdır.
Zaruri miktar dışında uyumak, kalbi öldürür ve kurutur. Yetecek kadar uyumak, gayb sırlarının keşfine vesile olur.
Allah Teâlâ ilim nurlarını insanoğlundan esirgememiştir; Allah Teâlâ cimrilik yapmaktan münezzehtir. İlim nurlarının kalplere akmamasının sebebi, o kalpleri doldurmuş bulunan bulanıklıklar ve kötülüklerdir. Çünkü kalpler kaplara benzer; bir kap su ile dolu ise, havanın o kaba girmesine imkân yoktur. Kalp DÜNYA ile dolu oldukça Allah'ın celâl marifeti oraya girmez.
Kalplerin ve insan basîretinin cilası zikirdir. Zikri ancak muttaki kullar yapabilirler. Bu nedenle takva zikrin kapısı; zikir keşfin kapısı, keşif ise büyük zafere açılan kapının ta kendisİdir.
Kalbiyle arasındaki perdeler aralanan bir kimseye, mülk ve melekûtun tecellisi görünür. Böyle bir kimse, genişliği yerle gökleri içine alan cenneti müşahede eder.
9 Aralık 2011
Resûlullaha itâ'at, Allahü teâlâya itâ'attir...
Cenâb-ı Hak, Nisâ sûresi, yetmişikinci âyetinde, Muhammed aleyhisselâma itâ'at etmenin kendisine itâ'at etmek olduğunu bildiriyor. O hâlde, Onun Resûlüne (sallallahü aleyhi ve selem) itâ'at edilmedikçe Ona itâ'at edilmiş olmaz. Bunun pek kat'î ve kuvvetli olduğunu bildirmek için, âyet-i kerîmede, (Elbette, muhakkak böyledir) buyurdu ve ba'zı doğru düşünemiyenlerin, bu iki itâ'ati birbirinden ayrı görmelerine meydân bırakmadı. Allahü teâlâ, yine Nisâ sûresinin, ”kâfirler, Allahü teâlânın emrleri ile Peygamberlerin emrlerini birbirinden ayırmak istiyor. Yehûdîler diyor ki, biz Mûsâ aleyhisselâma inanırız. Îsâ ile Muhammed aleyhimesselâma inanmayız. Hıristiyanlar ise, yalnız Îsâ aleyhisselâma inanıp, ona hâşâ, Allahü teâlânın oğlu diyor. Bu inanışları ve dinleri kıymetsizdir. Hepsi kâfirdir. Bunların hepsine Cehennem azâbını, çok acı azâbları hâzırladık” meâlindeki yüzkırkdokuzuncu âyetinde, bu iki itâ'ati ayrı görenlerden şikâyet buyurmakdadır.
Meşâyıh-i kirâmdan birkaçı, aşk serhoşluğu ve kendinden geçdikleri zemânda, bu iki itâ'atin birbirinden ayrı olduğunu gösteren sözler söylemişlerdir. Birini ötekinden dahâ çok sevdiğini bildirmişlerdir. İşitdiğimize göre, sultân Mahmûd-i Gaznevî, bütün Asyâya hâkim olduğu zemânda, Harkan şehrine yakın gelmişdi. Adamlarından birkaçını, bir şeyhin huzûruna göndermişdi. Şeyh hazretlerini yanına çağırmışdı. Şeyh hazretleri gelmek istemezse, (Allahü teâlâya ve Onun Resûlüne ve siz müslimânlardan olan âmirlere itâ'at ediniz!) meâlindeki âyet-i kerîmeyi kendisine okuyunuz, demişdi. Sultânın adamları, şeyh hazretlerinin gelmek istemediğini görerek, bu âyet-i kerîmeyi okudular. Şeyh hazretleri buna karşılık, (Allahü teâlânın itâ'atine o kadar çok dalmış bulunuyorum ki, Resûle itâ'at etmekden hayâ ediyorum. Âmire itâ'ate vakt nerede?) buyurdu. Şeyh hazretlerinin bu sözü, Allahü teâlânın itâ'atini, Resûlünün itâ'atinden ayrı bildiğini göstermekdedir. Bu söz, hakikat müşahadesinden ayrılmış olmanın alâmetidir. Hâlleri doğru olan büyükler, böyle sözler söylemezler. İslâmiyyetin ve tarîkatin ve hakîkatin bütün basamaklarında, Resûlullaha itâ'atin, Allahü teâlâya itâ'at olduğunu bilirler. Resûlullaha itâ'at ile olmayan Allaha itâ'atin, dalâlet, sapıklık olduğuna inanırlar.
Yine işitiyoruz ki, Mehene şehrinin şeyhi, Veli ile oturuyordu. Horasandaki seyyidlerin büyüklerinden olan Seyyid Ecel de yanlarında idi. Şü'ûru yerinde olmıyan bir meczûb içeri girdi. Şeyh hazretleri, bu meczûbu, şeyh Ecelin üst yanına oturtdu. Bu hâl, seyyide ağır geldi. Şeyh hazretleri, seyyide dönerek, (Size olan saygımız, Resûlullahı sevdiğimiz içindir. Bu meczûbu ise, Allahü teâlâyı sevdiğimiz için yüksek tutuyoruz) dedi. Allahü teâlânın sevgisi ile, Resûlullahın sevgisini ayırd eden, böyle sözleri de, doğru yolun büyükleri uygun görmezler. Allah sevgisinin, Resûlullaha olan sevgiden çok olmasının, tarîkat serhoşluğundan ileri geldiğini bilirler. Böyle sözlerin söylenmesine izn vermezler. Şu kadar var ki, vilâyet derecelerinde yükselmiş olanlarda, Allahü teâlânın sevgisi dahâ çokdur. Peygamberlerin yüksekliğinden birşeyler edinenlerde ise, Resûlullahın sevgisi dahâ çok olmakdadır. Allahü teâlâ, hepimize, Resûlullaha itâ'at etmek nasîb eylesin! Çünki bu itâ'at, Allahü teâlâya itâ'at demekdir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








